ŞEHİR PLANLAMACILARI NE DİYOR?

Doç. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu: “İstanbul seyreltilmeli. İş imkânı, yaşam alanı imkânı, daha ucuz yaşam maliyeti imkânı kendisine sunulduğunda bunu kabul edecek çok insan vardır bugün İstanbul’da. İstanbul yegâne ekonomik cazibe merkezi olmaktan çıkartılmalı. Sanayi seyreltmeye ihtiyaç var ama bir gruplandırma yapmak gerekiyor. Yani hangileri, hangi tür üretimler buradan kayabilir, bu planlanmalı.”

Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu ile olası İstanbul depremine karşı kısa, orta ve uzun vadede yapılması gerekenleri konuştuk.

Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından olası İstanbul depremi çokça konuşulmaya başladı. Şu an herkesin aklındaki soruyu sorarak başlamak istiyorum: İstanbul’da olası bir depreme karşı şehir planlaması açısından alınması gereken acil, öncelikli, kısa vadeli önlemler nelerdir?

Tabii bugünün koşullarında uzun vadede yapılması gereken şeyleri konuşmuyoruz. Kısa vade ve orta vadeden bahsediyoruz. Ama orta vade deyince de, daha ileri bir zaman diliminde başlanacak işler olarak düşünmek gerekiyor. Eş zamanlı başlanacak, ama daha uzun sürecek, daha kapsamlı işler orta vadeli işler. Bu anlamda kısa vadeli dediğimiz işler, yani en hızlıca yapılacak işler bir kere mekânsal olarak kenti hem afet ânına hem de afet sonrasına hazırlayacak adımlar arasında birkaç şey sayabiliriz.

Burada bir ön kabulümüz var: Kent sadece yapılardan yaşadığımız evlerden ibaret değil, bir sistem. Dolayısıyla yoluyla, altyapısıyla, üst yapısıyla, açık alanlarıyla, afet toplanma alanlarıyla, üretim alanlarıyla, imalat alanlarıyla, ticaretiyle, eğitim ve sağlık alanları, kamu hizmet alanlarıyla bir bütün olarak afete dirençli hale getirilmesi gerekiyor. Bu sistem içinde, örneğin kamu yapılarının öncelikli olarak güçlendirilmesi ve bu anlamda tespitlerinin yapılması lazım. Tabii ki hızlı tarama yöntemleriyle içinde yaşadığımız konutların depreme dayanıklılık anlamında incelemelerinin bir an önce yapılıp bitirilmesi bir öncelik; ama onun yanı sıra aynı zamanda afet toplanma alanlarının ayrılması, yani kent içi boşluklar yaratılması büyük önem taşıyor. Çünkü şu anda İstanbul’da kentin içinde boş alanlarımız yok. Bir zamanların o afet toplanma alanlarının ya da afet toplanma alanı olabilecek potansiyele sahip alanların üzerinde bugün rezidanslar, gökdelenler, alışveriş merkezleri yükseliyor. Bu nedenle bizim öncelikli olarak bu tip alanları yaratmamız gerekiyor. Yani kent içini nefes alır hale getirmemiz gerekiyor.

Öte yandan mesela binalarımızı kontrol ettiriyoruz değil mi? Bulduğumuz mühendise, mimara gösteriyoruz depreme dayanıklı mı, değil mi diye. Peki yollarımızı, altyapı sistemimizi kontrol ettiriyor muyuz depreme dayanıklı mı diye? Mesela yedi buçuk büyüklüğünde deprem olduğunda İstanbul’un altyapı şebekesi ne olacak biliyor muyuz? Ya da birinci derece acil tahliye yolu diye tanımlanan, tespit edilen yollar depremde ne olacak biliyor muyuz? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Çünkü kimse bu kontrolü yapmıyor. Bu sistemleri kurarken de böyle bir öngörüyle hareket etmiyorlar. Birinci derece yolla üçüncü derece yol aynı şekilde inşa ediliyor. Her yerde altyapı aynı anlayışla, aynı teknolojiyle yapılıyor. Halbuki özellikle acil tahliye yolu dediğimiz yolların yedi buçuk büyüklüğünde depreme dayanıklı bir teknolojiyle inşa edilmesi gerekiyor. Bu güçlendirmelerin hızla yapılması lazım.

Tabii parklanma, tahliye açısından çok önemli bir sorun. Bugün sadece ara sokaklarda yani ikinci, üçüncü kademe yollarda değil, birinci derece acil ulaşım yolu dediğimiz yollar üzerinde bile çok ciddi bir parklanma sorunu var. Başta İSPARK’lar olmak üzere bu yolların üzerinde çok sayıda alanın otopark olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu, tahliyede çok büyük bir handikap yaratıyor. Maraş depreminde bunu gördük. İnsanlar şehirden çıkamadılar. Kapana kısılmış gibi kaldılar. Şimdi İstanbul’dan bahsediyoruz. İstanbul’da olağan koşullarda en ufak bir ekstra etkinlik İstanbul’un trafiğini ne hale getiriyor görüyoruz. Birkaç damla yağmur yağdığında aynı şey oluyor, bırakın depremi. 

Aynı şekilde öncelikli olarak kamu hastanelerine ihtiyacımız var bizim. Çünkü bir deprem olduğunda hastaneye ihtiyacımız olacak. Fakat bugünkü sağlık politikalarımız kentin içinde kamu hastanesi barındırmıyor. Onları dışarıya atıyor. İstanbul’da Cerrahpaşa’yı kaderine terk ettiler, yok ettiler, Çapa biraz kendi çabalarıyla yenilenmeye çalışıyor, Şişli Etfal var, o bölgedeki o kapasitedeki tek hastane. Taşındı. Şehir hastaneleri modeliyle şehrin çeperlerinde büyük hastaneler yapılıyor. Ama biz olası bir afet durumunda o trafikte, o yol koşullarında uzağa gidemeyeceğiz hastane için. Yakınlarımızda, yani erişilebilir mesafede hastaneye ihtiyacımız olacak. Onun için aslında her ilçede bir kamu hastanesi olması gerekiyor. Kent mekânında adil bir dağılımla, adil erişim koşullarıyla hastanelere ihtiyacımız olacak. Mutlaka hastane sayısını arttırmamız lazım. Sağlık Bakanlığı’nın bu işe yatırım yapması gerekiyor. Acil tahliye yollarının oluşumunda bu hastaneler, afet toplanma alanları, acil ulaşım yolları gibi hayati önem taşıyan fonksiyonlar arasında da bir plan ilişkisi kurulması gerekiyor. İlk aşamada aslında bunları yapmak gerekiyor.

Açık alan miktarını ve niteliğini arttırmak gerekiyor. Yani kentin içini rahatlatmak, açmak gerekiyor. Kentsel boşluk dediğimiz boş alanlar yaratmak gerekiyor. Açık alanları, yeşil alanları, afet toplanma alanlarını arttırmamız gerekiyor. Bunlar için aslında kamunun arsa üretmesi de lazım kendine. Şu anda kamu kendisi arsa üretecek bir politikayı gözetmiyor. Bir yandan da bunlarla eş zamanlı olarak konut politikasını bir kere daha gözden geçirmek gerekiyor. Çünkü kamunun bugünkü konut üretim politikası insanları ev sahibi yapmaya yetmiyor. Fiyat politikasıyla yetmiyor, doğru hedef kitlesini de ortaya koymuyor. Sosyal kiralık konut modeline geçilmesi lazım. Kamunun ürettiği konutları sosyal kiralık konut modeliyle arz etmesi barınma sorununa çözüm bulmak açısından büyük önem taşıyor. Bir yandan da ucuz konut, erişilebilir konut dediğimiz konut türünü orta gelir grubuna servis etmesi lazım. Bugün onları yoksullara satmaya çalışıyor ama yoksullar bu fiyat politikası ile bu konutları satın alamıyorlar.

Mahalle ölçeğinde kooperatif modellerini de hızla yeniden hayata geçirmesi lazım. Bugün herkes kentsel dönüşüm alanlarında artı bir kat, artı üç kat çaresizliğine düşmüş durumda. Çünkü ceplerinden para çıkaramıyorlar, o zaman da müteahhite mahkûm kalıyorlar. Müteahhiti zengin edecek bir rant düzeninin yeniden ve yeniden kurulmasının aracı haline geliyorlar. Çünkü başka seçenekleri yok. Halbuki seçenekler çoğaltılabilir. Ada bazında dönüşüm dedikleri bilmem kaç kat fazla veren modeller yerine mahalle örgütlenmeleriyle, kooperatifler kurularak çok daha insan ölçeğinde, rant değil sosyal politikayı gözeten konut modelleri kurgulanabilir. Bunların da eş zamanlı olarak, ivedilikle yapılacak işlerle eş zamanlı olarak hayata geçirilmesi gerekiyor.

1999 depremlerinden sonra aslında bu bahsettiğiniz önlemlerin birçoğu  hatta daha fazlası konuşuldu, tartışıldı ama hayata geçirilmedi. Ne oldu da 1999’daki depremlerden günümüze gelen süreçte bu tedbirler alınmadı?

Beraber bakalım neler yapıldı 1999’dan sonra… Mesela 2002 yılında Japon Kalkınma Ajansı vasıtasıyla bir rapor hazırlanmıştı, bu yayımlandı İstanbul’un depreme hazırlığı konusunda. Önemli tavsiyeler barındırıyordu ve acil ulaşım yolları filan orada kararlaştırılmıştı. Ondan bir yıl sonra dört üniversitenin hazırladığı İstanbul Deprem Master planı yayımlandı. 1344 sayfalık bir plandı bu. Bu rapordan uygulamaya geçen birkaç şey oldu. Biri bu acil ulaşım yolları, bir tanesi konteynırlar, biri de afet toplanma alanları.

Bugüne baktığımızda afet toplanma alanları zaten belirlendi ve hızla yok oldu. Şu anda sayıca çok gibi görülen deprem toplanma alanları metrekare olarak çok küçük alanlar. Dolayısıyla afet toplanma alanları işi işlemedi. Neden işlemedi? Çünkü esas büyük afet toplanma alanları üzerinde bugün rezidanslar var, alışveriş merkezleri var, yüksek konutlar, hizmet binaları var. Yani aslında sermayeye peşkeş çekildi bu alanlar. Sağ olsunlar bir rant düzeni kuruldu aslında bunlar üzerinden.

Acil ulaşım yolları üzerine ise İSPARK’lar geldi, yerleşti İstanbul’da. Konteynerler önce bir yerlere kondu. Sonra dendi ki ‘Bunların anahtarları kimde? Afet olduğunda nasıl bunlara ulaşılacak?’ Bir süre sonra bunlar reklam panosu haline geldi. Arkadan okulların içine çekildi. Sonra da yok oldular. Halbuki bunların her mahallede afet toplanma alanları içerisinde olması gerekiyor. Deprem durumunda ihtiyaç duyulacak temel ihtiyaç malzemeleri bunların içinde bulunuyor. Ve bunlardan sorumlu kişilerin de muhtarlık kanalıyla belirlenmiş olması gerekiyor. Yani bunların sorumluları yerel düzeyde örgütlenmek durumunda. O kişi/kişiler afet durumunda, bir deprem olduğunda direkt afet toplanma alanına konteynerin önüne gidebilmeli. Bu sistem de işlemedi. O konteyner meselesi de böylelikle rafa kalktı. Dolayısıyla o kadar çalışılan bu rapordan elimizde neredeyse hiçbir şey kalmadı.

Bu durumun bir kısmı, bu süreci yönetememekten kaynaklı bir beceriksizlik meselesi. Yani konteynerlerin sermaye rant düzeniyle ilişkisi yok. Afet toplanma alanlarının var ama bu tamamen bir kamu yönetimi organizasyonsuzluğu. Dolayısıyla hem bu organizasyonsuzluk, hem de bütün İstanbul üzerinde kurulan o rant düzeni aslında yapılan çalışmaların hayata geçirilememesinde, hayata geçirilenlerin de bir süre sonra yok olmasında etkili oldu. 

Deprem Konseyi toplanmıştı. 2007’de o konsey lağvedildi. Arkasından 2009’da Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Kentleşme Şurası ile iki sene süren bir çalışmayı başlattı. Çok da önemli bir çalışmaydı. Çok katılımcı bir şekilde on komisyon çalıştı, biri afet, biri kentsel dönüşüm, konut ve arsa politikaları komisyonuydu. Bunların kitapları yayımlandı, raporları yayımlandı. 2011 yılı geldiğinde ise Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu. İşte bu, bizim kentsel dönüşüm ve afet tarihimizin önemli kırılma noktalarından biri oldu. Çünkü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı gibi davranan bir kuruluş olarak gelmedi. Farklı bir misyonla geldi. Bir müteahhit mantığıyla geldi. Hemen arkasından çıkan 6306 sayılı yasa da zaten o mantığın uygulama araçlarını tanımlayan bir yasaydı. Halk arasında ‘kentsel dönüşüm yasası’ diye bilinen yasa hemen Van depreminin arkasından çıktı. Adı ‘Afet Riski Altındaki Alanların Dönüşümü Hakkında Kanun’ ama afet lafı iki kere geçiyor içinde ve afete yönelik bir şey tanımlamıyor. Bir yıkıp yapma durumu çerçevesi tanınıyor. Dolayısıyla aslında afete çare olacak bir yasal düzenleme yapıldı mı dersen, hayır yapılmadı.

Halbuki belediye kanununda kentsel dönüşüm maddesi geldi, 2011’de Yapı Denetim Kanunu çıktı ama yapı denetim firmaları özelleştirildi. 5366 sayılı Yenileme Yasası çıktı. O da afetle neredeyse hiç ilgisi olmayan bir şekilde işledi. Daha çok tarihi yapı alanlarının kimliğini kaybetmesine yol açan uygulamaları Sulukule’de, Tarlabaşı’nda gördük bu yasayla birlikte. Yani hiçbiri aslında afeti önceleyen bir bakış açısıyla hayata geçirilmedi. Ama 6306 hepsinden farklı. Çünkü müthiş araçları olan, yani kamu gücünü kullanmaya el veren çok sayıda aracı tanımlayan ama dayatmacı, baskıcı, zorlayıcı, zorba bir yasa olarak yürürlüğe sokuldu. Ve bu noktadan sonra da kentsel dönüşüm konusunda dayatmacı bir anlayışla kentsel dönüşüm uygulamaları yürütülmeye başladı. Burada da afet hiç yoktu aslında. Nereden biliyoruz? Afet önceliği olan alanlardan başlamadı kentsel dönüşüm. Birçok yerde büyük risk taşıyan alanlar öylece dururken, rant düzeninin öncelikli parlayan alanları olarak ortaya çıkan alanlardan başlandı. Fikirtepe, Kiraztepe, Tozkoparan, Tokatköy buna örnek. Bütün bunlar aslında niyetin farklı olduğunu bize gösterdi. Niye olmadı diyorsun ya, niye olmadı bazı şeyler, çünkü bu rant siyaseti bütün sürecin böyle işlemesini öngördü.

Hürriyet’e yaptığınız açıklamada da şehir içi boşluklardan, afet toplanma alanlarının öneminden bahsediyor ve Atatürk Havalimanı’nın afet toplanma alanı yapılması gerektiğini söylüyordunuz. Fakat basına yansıyan haberlere göre şu anda Atatürk Havalimanı’na bir cami, bir külliye yapıldığını görüyoruz. İktidar Atatürk Havalimanı’nda ne yapmaya çalışıyor?


O alan şu anda iktidarın ideolojik yapısını kent mekânına bir kere daha aktaracağı bir alan oldu. Bunun için de bula bula Atatürk Havalimanı’nın içini buldular. Bir cami de değil, külliye inşa ediliyor hemen yanında. Biz bir yandan boşluğa ihtiyacımız var, kentin içinde boşluk yaratalım diyoruz fakat iktidar ısrarla bu alanları doldurmaya, betonlaştırmaya devam ediyor. Neden o açık alanın içinde bu kadar büyük bir yapı yapılıyor? Bir tür çökme hali var burada. Kamuya ait bir alana çökme hali var. Bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Bu alanın üstüne çöküldü. Halbuki Ataköy bölgesi zemin açısından da son derece riskli bir bölge. Zemini berbat bir yer. Öyle bir yerde buranın açık alan olarak korunması lazımdı. Afet toplanma alanı haline gelmesi lazımdı. Ne yazık ki böyle bir anlayış iktidarın vizyonu ve misyonuyla uymuyor, örtüşmüyor.

Siz verdiğiniz röportajlarda İstanbul’da denizlerin doldurularak oluşturulan alanların da acilen yıkılması gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

1980’lerden beri çok ciddi dolgu yapıyoruz İstanbul’un kıyılarında. Yeni bir şey değil bu bizim için. Ama son yıllarda yapılan dolgulara baktığınızda devasa, milyonlarca metrekareyi içeren alanlar olduğunu görüyoruz. Bunların bir kısmı aslında Yenikapı Miting Alanı ideolojik alanlar, Çünkü Taksim meydanına bir alternatif olarak yaratıldı. Bugün Taksim Meydanı’nda yapılmak istenen her şey oraya yönlendiriliyor. Zaten bir meydan denmedi adına da, miting alanı dendi. Bugün iktidar kendi ideolojik fikirlerini oradan aktarıyor. Mekân böyle bir şey. İdeolojik yaklaşımların aktarıldığı bir sahne. Ve şu anda Yenikapı bu iş için kullanılıyor.

Tarihi Yarımada’ya baktığımız zaman, Tarihi Yarımada’nın içi de çok sıkışık bir doku. Çok yoğun bir doku. Hiç açık alan yok. Çünkü yıllar boyunca plansız kalması, 2010 yılına kadar plansız olması, geçici yapılanma koşulları çerçevesinde bütün Tarihi Yarımada’nın dolmasına, betonlaşmasına sebep oldu. Hiç açık alan kalmadı. Şimdi bir olası afet durumunda insanların kaçacağı ilk yer. Bu açık alanlar işte Tarihi Yarımada’da Yenikapı, Kazlıçeşme dolgu alanı, Maltepe’de de Maltepe dolgu alanı. Maltepe’nin de içi aynı. Maltepe’de bir tane açık alan kalmıştı; o da Küçükyalı Karayolları arazisi. Oraya da işte Tahincioğlu geldi, çöktü. Hep bir çökme hali var farkındaysan. Bu çökme hali insanları depreme karşı giderek daha kırılgan hale getiriyor. Bugün Maltepe’de de bir karış açık alan yok. Yani deprem olduğunda insanlar orada da refleksle Maltepe dolgu alanına kaçacaklar. Ama fay manzaralı dolgu alanı. Depremde ilk zarar görecek yerlerden bir tanesi. Benzeri Kazlıçeşme bölgesinde var. Ama onun üzerinde yapılar da var. Orası daha da tehlikeli. Çünkü çok ağır kütleler o dolgu alanının üzerine yerleştirildi. Fay hattının neredeyse dibinde. Sekiz – on kilometre ilerisinde fay hatları var o bölgenin denizin içinde. Ve belki de İstanbul’un zarar görecek ilk alanları buralar. Orası bir kamusal alandı. 

Zeytinburnu Tank Fabrikası vardı, açık alanlar, plajlar, yeşil alanlar vardı bütün bu alanlar üzerinde. Bu yapılar hukuksuzlukla yani hukukun arkasından dolaşarak yapıldı. Olası İstanbul depreminde bunun ne anlama geldiğini hep beraber ne yazık ki göreceğiz. O yüzden de dolgu alanlarından kaçınmak gerekiyor. Bunların kaldırılması gerekiyor. Zaten biz temizlemesek deprem bunları temizleyecek burada. 

Son olarak şunu sormak istiyorum; İstanbul’un çevre düzeni planına göre şehrin nüfusu 2030 yılına kadar 16 milyon olarak öngörülüyordu. Şu anda 2023 yılındayız ve nüfus 20 milyonun üzerine çıkmış durumda. Olası İstanbul depremine karşı alınacak en önemli tedbirlerden biri de nüfusun azaltılması, farklı şehirlere taşınması. Aslında birçok insan -özellikle son yıllarda- İstanbul’dan ayrılmak istiyor çeşitli sebeplerle. Fakat İstanbul Türkiye’nin kalbi konumunda ve fabrikalar, sanayi yatırımları, teknoloji yatırımları… her şey burada. Hem can güvenliği açısından hem de ekonomik maliyet açısından olası İstanbul depreminin zararlarını en aza indirebilmek için bu sanayi yatırımlarını, fabrikaları vb. farklı illere taşımak mümkün mü? Bu nasıl gerçekleşebilir?

Yüz yıl önceye geri döneceğiz. Çünkü yüz yıl önce biz Cumhuriyet döneminin başında bunu yaptık. Ulusal ve bölgesel politikalar uyguladık. Ve devlet eliyle küçük ve orta büyüklükte kentlerde fabrikalar açtık. O zaman insanların İstanbul’a, büyük kentlere göçmek gibi bir derdi olmadı. Çünkü yaşadıkları yerin yakınlarında iş buldular, aş buldular. Yapılacak şey bu. Bunu sadece devlet eliyle yapmak yetmez. Mevcut sanayi yatırımlarını da devletin vereceği teşviklerle bölgenin dışına kaydırmak gerekir. Yeni yer seçimi kararlarıyla birlikte orada yeni yaşam alanları yaratılması gerekir. Burada tabii ki kamu bu işin öncülüğünü yapmak zorunda. Yeni yerleşim planlarını oluştururken sanayii, konutu ve bütün bir kentin diğer fonksiyonlarını, bileşenlerini birlikte orada planlamak durumunda. Çünkü bu yapılmazsa insanlar ne yapacağını bilemez. Nereye gideceğini bilemez. Bunu kendi kendine organize edemeyebilir. Ama böyle bir iş imkanı, yaşam alanı imkanı, daha ucuz yaşam maliyeti imkanı kendisine sunulduğunda bunu kabul edecek çok insan vardır bugün İstanbul’da.

Bakın memurlar eskiden İstanbul’a atanmak için uğraşırlardı. Torpil ararlardı. Bugün İstanbul’dan gitmek için torpil arıyorlar. Çünkü yaşam maliyetleri o kadar yükseldi ki, insanlar yaşayamıyor. Deprem kaygısı ayrıca var ama esas olarak yaşam maliyetleriyle baş edemedikleri için. Burada, İstanbul’da bir memur artık kiralık ev tutamıyor. Bir işçi, bir asgari ücretli, bir emekli kiralık evde oturamıyor, bırakın ev sahibi olmayı bir kiralık evde bile yaşayamıyor. Çünkü bizim sosyal konut politikamız yok. Lisans üstü seviyede eğitim alan ve şehir dışından gelen öğrenciler bugün artık gelemiyor İstanbul’a. Sadece bizim okulumuzda değil bütün üniversitelerde aynı şeyi görüyoruz. İnanılmaz yoğun olan programlarda bugün üç beş öğrenci zor geliyor. Bizim her sene programlarımızda kırk-elli tane öğrenci başvururdu. Artık on tane öğrenci başvurmuyor. Başka bölümlerde de böyle. 

Bugüne kadar devlet sosyal kiralık konut üretmedi, ucuz konut üretti. Adına sosyal konut dedi ama o sosyal konut değil, onun adı ucuz erişilebilir konut. Onu da orta sınıfa sunmadı, alt gelir grubuna sundu ve o insanlar ev sahibi olamadılar. Çünkü Türkiye koşullarında o konuta ulaşabilecek olan, ancak orta sınıf. 

Bu konularda hatalı politikalar uyguladı. Şimdi bütün bunları yeni yerleşim bölgelerinde hayata geçirmek zorunda ve İstanbul nüfusu ancak böyle seyreltebilir. Bunun başka bir yolu yok. Burada devlet bir rol üstlenecek, bir misyon üstlenecek teşvikler verecek. Bir yandan da konutların dönüşümü için merkezde yani İstanbul’un içinde yeni bir yol izleyecek. Nasıl izleyecek? Bir kere kendi konut üretecek. Ama bunu üretirken sıfır kârla ve hatta inşaat malzemesini de kendi üreterek, üretim maliyetini ucuzlatacak, düşürecek. Yetmez, bankalara diyecek ki devlet -sonuçta o gücü var, kamu bankalarına istediğini yaptırabiliyor- ‘Gelire endeksli sıfır faizli, uzun vadeli kredi vereceksin’. Gelire endeksli kısmı çok önemli. Çünkü bugün insanlar elli-altmış bin lira kredi alsa beş altı bin lira ayda para ödüyorlar bunun karşılığında. Bu politika konut edinmede, konutunu yenilemede çözüm olamaz. Bunu açık bir şekilde söylüyoruz.

Madem bu bir ulusal seferberlik, burada artık o rant düzeni bir kenara bırakılmak zorunda. Başka yerden zaten yeteri kadar kâr elde ediliyor. Ama bu konuda herkes elini taşın altına koyacak. Bu kadar sene bu ülkenin ekmeğini, kaymağını, her şeyini yiyenler ve hatta özel inşaat şirketleri de bu işin içinde sorumluluk alarak rol oynayacaklar.

Bakın, dünyanın birçok yerinde artık sermaye eliyle yapılan konut projelerinin belli bir kısmının sosyal konut olarak yapılması bir zorunluluk olarak getirildi. Hollanda, Almanya vb. bunu yapıyor. Almanya’da mesela özel sektör eliyle yapılan inşaatların %25’i mutlaka sosyal konut olarak yapılmak zorunda. Yani rantın kamuya geri dönüşü dediğimiz şey işte bu. Öyle sonsuz zenginleşme diye bir şeyin artık olmaması gerekiyor. Sermaye de yerine getirecek bu sorumluluğunu. Bu bir borç. Bu halka karşı bir borç. Onu yerine getirecek. Ancak böyle bir modelle biz bu süreci yönetebiliriz.

Var olan fabrikaların sökülüp farklı Anadolu şehirlerine taşınmasını mı kastediyorsunuz yoksa yeni yapılacak olan yatırımların oralara gitmesini teşvik etmeyi mi?

Şimdi bir kere burada da bir sanayi seyreltmeye ihtiyaç var ama bir gruplandırma yapmak gerekiyor. Yani hangileri, hangi tür üretimler buradan kayabilir, bu planlanmalı. Öncelikle bu planı yapmak gerekiyor. Hepsinin birden değil tabii ama bir kısmının burada, yani İstanbul’da olmasının bir anlamı yok. Öncelikle bunların gitmesi gerekiyor. Ama bir yandan da orada tabii ki yeni üretim alanları yaratma yolunda da çalışmaları sürdürmek gerekiyor. Yani yeni yatırım yapacaklara orada daha büyük teşvikler tanımlanmalı. Vergi indirimleri getirilmeli. Böylelikle oralara yatırım yapmak İstanbul’dan çok daha cazip hale gelmeli.

Peki sizin bilginiz dahilinde gerek sanayi yatırımları olsun, gerekli insanların nüfusun olsun, İstanbul dışında bir taşınma ya da bir göç durumu, özellikle bu depremden sonra ya da son yıllarda var mı?

Eskiden bizim bölge planlarımız vardı ve bu bölge planları hedefleri ortaya koyardı. Şimdi onlar yok. Çok uzun zamandır DPT yok oldu, Kalkınma Bakanlığı’na dönüştü, o da yok oldu. Biz bu bölgesel plan yapma alışkanlığını de kaybettik. Aslında bütün bunlar bölge planlarıyla tanımlanması gereken şeyler. Dolayısıyla şu anda o eğilimi benim tek başıma tahmin etmiş şansım yok. Bu bir araştırma konusu tabii ki ama dediğim gibi bu Maraş depremi eminim ki bu bölgedeki yatırımcıların hepsinde bu soruyu akıllarına getirmiş durumdadır. Az önce bahsettiğim gibi bir teşvik de herkesin lehine bir şey olacaktır. Bunu değerlendireceklerini düşünüyorum.

Total
0
Share